iPad Apple’dan (1)

1 Comment

ibooks_20100127

Kendimi bildim bileli Apple kullanıcısıyım. Ailemin işi dolayısıyla Apple’a doğdum diyebilirim. Lise dönemine kadar Performa, Power PC, iMac ve ismini hatırlayamadığım Apple ürünleri kullandım. Apple nedir diye bakacak olursak. Masaüstü kavramını geliştiren Apple oldu (MacOS), Bilgisayarlara renk katan Apple oldu (iMac, iBook), İnternet’in geleceği yeri öngörerek internete yönelik ilk bilgisayarları üreten Apple oldu (iMac), bilgisayarın iki parçalı bir lenduhadan tek parçaya sonrasında dekorasyon malzemesini sağlayan Apple oldu. Sonraki gelişimler, asprin kadar bir alana son derece performanslı bir bilgisayar yerleştirdi (cube), dev ekranlarla grafik ve müzik sektöründe çalışanların gözlerini kurtardı (Apple Display’ler)… Bu listenin sonu gelmeyebilir. Peki tüm bu ürünler mükemmel miydi? Değildi. Uyumsuzluklar, donanım sorunları, yazılım bulma sıkıntısı yaşandı, yaşatıldı. Web için bilgisayarlar üretip webden yeterince yararlanılması sağlanamadı. Çözüm olarak MacOS’un üzerine Windows kurulumuna izin verildi (Virtual PC). Bilgisayarların performansları düştü, şıklıklarından birşey kaybedilmedi.

iMac Apple’ın ölümden dönüşünü sağlamış bir üründür, şu anda piyasada olan iMacler değil ilk iMac’ler. Sonraki patlaması tüm dünyada yaygınlaştı: iPod ve sonrasında iPhone. Bu kadar şık tasarlanabilir bu cihazlar. Marifetleri tartışılabilir, hiçbiri mükemmel değil ancak rakiplerinden iki kafa öndeler. iPod gençler arasında aksesuar oldu, her yeni modeli yeniden alındı, cep telefonu çılgınlığından sonra eski iPod’larla doldu çekmeceler. Apple ürettiği cihazları işlevlerinden öte moda ikonu haline getirmeyi başardı. Her yeni ürün piyasaya sürüldüğünde Steve Jobs sahneye çıktı ve tanıttı. İşe yaradı. Bu satış rakamları yakalanınca iPhone üretildi. Bir telefonun gelebileceği son nokta. Daha doğrusu bilgisayarla telefonun sınırı. Bu sefer Apple kazandı, herkes iPhone uyumlu yazılımlar üretmeye başladı ve hala da devam ediyor. ABD’de herkesin karşılayabileceği bir fiyata piyasaya sürülen iPhone birçok ülkede fahiş fiyatlarla kullanıcılarla buluştu ve yine de satıldı. Herkesin bir iPhone’u olacak!
safari_hands_20100127iPhone çılgınlığı bitmeden Apple, iPad’i piyasaya sürdü. Nedir bu iPad? iPad, kısaca iPhone’un abisidir. Rahatça web’de gezebileceğiniz, kitap okuyabileceğiniz, müzik, film, vs.. iPad tablet PC ile iPhone arasında kalmış bir ürün. Wireless ya da 3G teknolojisiyle dünyaya bağlanan iPad şıklığı ve inceliğiyle dikkat çekiyor. Ne kadar kullanışlı olduğunu kullanmadan söylemek mümkün değil ancak klavyesinin olmaması ve ilk çıkan aksesuarının klavye olması yazı yazmak alanında yetersiz olduğunun bir göstergesi olabilir. ABD’de 499$’dan piyasaya sürülen cihazın rakipleri oldukça kuvvetli. Net book’lar iPad şıklığına yaklaşamaz ancak özellikleri karşılaştırıldığında aynı fiyata çok daha fazla olanak sunan cihazlar almak tercih edilebilir. iPad’in ekran üstünlüğü aşikar, bu ekranı korumak da çaba gerektireceğe benziyor. Apple ürünleri ne kadar sağlam olsa da bu büyüklükte bir ekran hasar almaya çok açık.
hardware-01-20100127
Şimdilik bu kadar daha fazla bilgi için;
Devamı gelecek…
28012010

Woody haklı mı?

Add a comment

Bebek Cafe Nero’da ders çalışmak üzere oturdum teras katına. Ders çalışmak için çok uygun bir yer gibi gözükmese de son derece konforlu, priz sayısı idare eder, benim için en önemlisi ve diğer kahvecilere tercih etmemin sebebi demleme çay olması. Sabahın erken saatlerinde geldiğim için kimse yoktu bu katta. Bilgisayarımı açtım, çayımı içtim, başladım çalışmaya. 2 saat sonra, 10.30, bir kadın çıktı yukarı. Siyah kıvırcık saçlı, kulağının hemen altına kadar zar zor uzanıyor. Soluk benizli, kırmızı rujla yüzüne can katmış. Çalışma mekanıma girişi bol sesli oldu. Elinde telefon bengeldim Nero’ya, en üst kattayım. Tamam sen gel, beraber alırız. Tam çaprazıma yerleşti.

Çok konuşacağı her yerinden belli kadının. Kadın matinesi saati olduğundan gelen hanım arkadaşıyla bol miktarda dedikodu yapacaklarını kafamı toplayamayacağımı kara kara düşünmeye başladım. Dışarısı kar soğuğu ve yağmur ıslaklığına sahip buradan çıkıp başka bir yere gitmek zulüm. Kurum içi dikey ya da paralel terfi almam da bir hayli güç, çantam, bilgisayarım, kitaplarım, kurulmuşum bir kere. Kara kara düşünmeye devam ederken uzun boylu, pis sakal, kır saç, sarı mont bir adam çıktı katıma.
Başka bir masaya yönelmesini ümitle beklerken bu kadını gördüğüne sevindi.
- Nasıl geldim sence buraya?
- Merhaba.. (gözler devrilir)
- Bisiklet, tekne, motosiklet, yaya?
Bu esnada boynundaki rüzgarlığı çıkardı, montunun fermuarını yavaşça açtı. Kendinden emin durmaya çalışan bir duruşla başladı cevap beklemeye..
- Benceee, bisiklet.
- Evet, bildin.
Yani, bravo! Bisikletle gelmiş. Bu konuda da emin değilim, dışarıda foşur şarıl bir yağmur adamın altındaki kot pantolon kupkuru, üzerindeki sarı montta bir damla ıslaklık yok. Büyük ihtimalle arabasının arkasına koymuş bisikleti beraber gelmişler.
- Ayy, ıslanmışsın, bu havada bisikletle gelinir mi?
- Çıkarken güzel zannettim, ne yapayım?
- Çok üşüdün mü, çıkar üzerini, ne içersin?
- Dur, otur önce biraz oturayım.
- Ben için ısınsın diye dedim.
- Önce manzaranın tadını çıkarmak istiyorum, bir acelemiz yok nasıl olsa.
- Nasılsın?
Kız : – Dur kahve alayım.
- Ne istersin?
(Çok centilmen, hemen ayağa fırladı)
- Ben de kart var.
(Alii, ali Desidero)
- Nero kart diyorsun, bende de var.
- Ama ben de bir tane bedava var dur bulayım.
(Çanta açıldı cüzdan çıktı, kart bulundu, adama uzatıldı)
- Ne içersin?
- Latte, küçük latte..
- Kahveleeer…
Kız: – Dün teslim ettim tezimi, inanılmaz bir rahatlama. Bir hafta sonra da savunmam var.
- Yani daha bitmedi.
Bu aşamada çeviri yapmak istiyorum…
- Yani daha bitmedi :: Sevişiriz diye düşünmüştüm.
- Biter mi, ben bu yola girdim bir kere biri bitiyor biri başlıyor. :: Orası belli olmaz önce bir kahvemizi içelim.
- Senin niyetin ne, böyle devam edecek misin? İtalya’da karşılaştığımızdan beri ne zaman görsem çalışıyorsun. :: Ohh, bir an için endişelendim, neyse boşuna gelmemiş olabilirim, biraz daha konuşayım en iyisi.
- Daha doktora tezimi verdim.
(Bu kadın ne doktorası yapabilir? Niye “düzgün” insanlar bulaşmıyor doktoraya bu abes saçma insanların eline kalıyor akademik hayat)
- Şimdi sırada ne var? :: Umrumda değil ama boş boş bakmak olmuyor, düğmene basayım da konuş sen, yorma beni.
- KPDS’ye direceğim. Dil yeteneğimi kanıtlamamı istiyorlar.
- Memurların girdikleri sınav değil mi o? :: ??
- O personel seçme sınavı bu dil sınavı. Bu sınava girip yabancı dil puanı yeterince yüksek alırsan maaşın artıyor o yüzden bu sınavı zor yapıyorlar. Yaparım umarım.
- Prof mu olacaksın.
- Doçent olduktan sonra gerisi kolay. Doktoarını verdikten sonra kadro açılmasını bekliyorsun önce yard. doç. oluyorsun.
- O ne?
- Yardımcı doçent. Ondan sonra sınavlar, makaleler, ders vermeler.
- Uğur Dündar program yapmıştı, profesörler sahte yayın yapıyorlarmış.
- Yabancı kaynaklarda yayın yapman lazım kotayı doldurmak için yapıyor olabilirler ama hepsi yapmaz. Çok kıymetli insanlar da var. Benim hocam inanılmaz. Yazdığıma baktı öyle hatalar buldu ki inanamazsın, onca zamandır bakıyorum aklımdan bile geçmeyen şeyleri yakaladı. Nasıl bir hafızası var. Sonuçlarıma baktı sen şunu demiştin ama burada bu yorumu destekleyen bir bulgu yok dedi. Daha önce söylediğim üzerinden en az 4 ay geçti.
- Profesör tabii..
- Bir tek asistanının adını unutuyor.
- İlgi duyduğu şeyleri aklında tutuyor, seçici hafıza.
(Wouww, gerizekalı adam hatamı buldu diye sevineceğine dikkat etsene, bir ton yanlış yapmışsın, bu kadar yanlış yapınca adam takdir edilmez! Adama bayıldım, geçenlerde bir arkadaşımın bu tip bir arkadaşıyla tanıştım, her ortam söyleyecek lafı olan adamlar, ama bir cümle ya çıkıyor ya çıkmıyor sonraki refleks gülerek konuyu çevirmek. Bir ortak özellik de konuyla alakalı, alakasız bir anı anlatmak. Ben dalgıcım dedim, benim Mehmet dayım 60-70 m dalıyor dedi örneğin. Sen dalsan neyse!)
- Doçent olayım yeter bana.
- Sen hep böyle çalışacaksın yani, İtalya’dan beri ne zaman görsem, arkadaşlarıma seni anlatırken o hep çalışır diyeceğim. :: Tavlayamadım mı? Peh, kadın çalışıyor sürekli, meşgul…
Kız: -Facebook ne kadar saçma, bana ne seninle niye arkadaş olayım bir kere görmüşsün arkadaş olmak istiyor.
- Bir de arkadaş öneriyor sana.
- Evet bir sürü arkadaşımı buldum oradan. Arkadaşının arkadaşlarını gösteriyor..
- Nasıl yapıyor onu, ne kadar çok mesai harcıyorlar. Herkese öneriyorlar mı?
(Süzme salakmış. Facebook’ta kaç üye var?? Bir adam oturuyor bugünn Ali’nin arkadaşlarına Veli’nin arkadaşını mı önersem Nesrin’in arkadaşını mı önersem)
- Yok o otomatik yapılıyor, kendi yapıyor yani.
(Ee, doktorasını vermiş o kadar fark olacak tabii)
Kız: – Benim artık birşeyler yemem lazım. Ne yesem çorba.
- Burada çorbayla panini yenir.
(Bu cümlenin kaynağı masalar üzerindeki menü ama sanki Sultanahmet Köftecisi’nde köfte yeni dermiş edasıyla sunuyor kıza)
- Hmm, olur.
- Panini ne?
(Yok daha neler, madem bilmiyorsun niye ahkam kesiyorsun)
- Ekmek ….
Kim alacak tartışmaları üzerine kız kazandı aşağı indi. Adam açtı dizüstü bilgisayarını. Her koşula uygun tip bir makina, bisikletle geldi demek..
Kız geldi hemen bilgisayarın monitörüne baktı aa bununla facebookta tanıştım, vs…
Çay alındı bu sefer adam aldı ama kuponu yoktu.
Kızın telefonu çaldı halası.
-Nerede buluşalım ben Nero’dayım. Ne zaman istersen buluşalım. Ben bir arkadaşımlayım sözüm vardı kahve içiyoruz. Saatlerdir burdayız boş boş konuşuyoruz. Ne zaman istersen çıkarım. Şimdi de olur, sen hemen gelemezsen bir saat de beklerim.
Adam saksı sanki oturuyoruz, konuşuyoruz boşboş dedi. ve oturmaya devam ettiler, hala konuşuyorlar boş boş, halası biraz daha gelmezse adam hedefine ulaşacak…
Yeni çayları adam aldı..
Woody haklı galiba!.
22012010

Woody Allen’ın Yeni Filmi – Whatever Works

Add a comment

Whatever Works Kim Kiminle Nerede

Ne kadar kötü bir çeviri. Bu isimleri bulurken filmi bir kerecik izleseler olmaz mı? Olmuyor galiba. Bir çevirmen, adı çevirmen bir dili bilse diğerinde başlangıç aşamasında olsa yeter, film ismine bakıyor aklına ilk geleni yazıyor. İşte bu, Kim kiminle nerede!. Bu çeviri işleri tamamen bu şekilde yürüyor. Herkesin severek izlediği bir kanalın, belgesel kanalı Discovery Channel’ın, çevirileri nasıl yapılıyor biliyor musunuz? Ben biliyorum. Mütercim tercümanlıkta öğrenci olan bir ton öğrenciye işe alacağız pamuk şekeriyle deneme çevirisi veriliyor ve sonuç: tashih edilmeden doğrudan okunan çeviriler. Seslendirmeler nasıl yapılıyor dersiniz? Anlatmaya gerek var mı? Hala anlayamadınız mı işleyişini?

İnsanlar doğuştan eşit doğar. Bu eşitlik iyiliklerinden, saflıklarından, temizliklerinden kaynaklanmaz. İnsanoğlu doğuştan “gerizekalı”dır. Ne olur be insanlara. Temel olarak üçe ayırabiliriz; ne yapsa kafasını kullanamayacaklar, kafası çalışanlar ama kullanmak istemeyenler ve son olarak şanssız azınlık. İlk kategoride yer alan insanlar iyi niyetli, öğrenmeye hevesli olabilir ancak bir bardağa kapasitesinden fazla su doldurulabilir mi? Sosyal çevreyle sürüklenmeye mahkum insanlar kümesi. Bu grubun kendilerine ait değer yargıları olmaz, doğruları olmaz, etrafta ne varsa onu kabullenmeye mahkumdur. Ben kimim, ne yapıyorum?, gibi sorularla yormaz kafasını. İkinci gruptaki insanlar bir tercih yapmıştır. Avantajları sosyal çevrelerini seçebilmektir. Yalnız kalmaktan korktukları için arkalarını dolduracak kurallara yaslanırlar. Günlük hayat eğlencelidir, her olaydan gülünecek bir şey bulunur. Ciddiye alacak bir şey mi var? Güleriz oynarız, zamanımızı harcarız. Bir şey üretelim, düşünelim, kendimizi geliştirelim; ne gerek var? Bu guruptaki zat-ı muhteremlerin küçük idolleri vardır, idolcük. O noktaya gelmek yeterlidir. Bu konum ne olabilir; sınıf başkanı olmak, grup lideri olmak, kızının güzellik kraliçesi olması, kocanın müdür olması. Bu hedefler doğrudan kişisel başarı üzerine kurulmamıştır. Dışarıdan güzel görünecek konumlara gelmek son derece yeterlidir. Peki buraya gelmek için ne yapılır. Cevap basit, yapılabileceğin EN AZI (minimum). Başarının tanımını bilgiye, gelişime endekslemeyip; paraya, koltuğa, konumundan ötürü gördüğün saygıya bağladığın takdirde bu grubun kıymetli üyelerinden biri haline gelmek başarılmış olur. Koşulsal konumlanmanın en güzel örneği marka’dır. MARKA. Biri, bir şey olmak için marka giymek, marka’ya binmek. Bu Marka’nın ederinin karşılığını vermesi hiç önemli değil.

Dans eden ayıları gördünüz mü hiç? Müjdat Gezen’in Sulukule filmlerinden birinde o def çalar ayı dans eder. Ayıları dans ettirmek için önce kor haldeki kömürlerin üzerine koyuyorlar bir yandan da def çalıyorlar, zavallı ayı da ne zaman defi duysa, aman yanacağım diyerek üfleye üfleye ayaklarını kaldırıyor.

Woody Allen, dayanamıyor. Adam huzursuz. Ne yapsın? Huzursuz olacak, problem kaynağı bu kadar çok malzeme varken. Huysuz ihtiyar gittikçe huysuzlaşıyor. Son filmi Whatever Works’te kendini tutamamış. Kamera önünde seyirciyle buluşmaktan vazgeçen yönetmen, Larry David’i alıştığımız Woody Allen rolüne büründürmüş. Filmi izlerken aklıma gelmemişti ancak son iki filminde seyirciyle doğrudan ilişki kurmayan Allen dayanamamış. Seyirciye güvenemiyor Allen. Ya anlamazlarsa? Ben anlatıyorum onlar anlamıyor. Vermek istediğim mesajlar, konunun netliği için seyirciye doğrudan müdahale lazım. David, Boris rolünü son derece başarıyla canlandırmış. Zaman zaman gülümsemeleri kameraya yansısa da büyüyünce Woody Allen olma potansiyeline sahip bir oyuncu.

Hayatın anlamı nedir? Var mıdır? Bazı yönetmenler bu sorudan uzaklaşamıyor. Gündelik hayatın saçmalıkları, doğru kabul edilen sosyal zırvalıklar. Allen bu yönetmenlerin başını çekiyor. 5-6 Allen filmi izlemişliğiniz varsa, Whatever Works onların üçüyle hemen hemen aynıdır. Özü değişmeyen filmlerin konuları, oyuncuları farklılık gösteriyor. Seyirciyi karşısına alıp sen gerizekalısın, istersen izle ancak anlamama ihtimalin de bir hayli yüksek.” “Eğer anlasaydın bu filmlerden 30 tane çekmem gerekmezdi.” gibi mesajlar veriyor. Haksız mı? İstinye Park’ta 5 salonda oynayan Avatar’ın hiçbir seansına yer yokken bu filmde salonda yalnızca 5 kişinin olması ne gösterir? Ya Allen haklı ve insanlar korkuyorlar sakladıkları, kabul etmek istemedikleri gerçeklerle karşılaşmaktan ya da tamamen zırvalıyor ve seyirci kaybettiği vaktiyle ayrılıyor salondan…

İki durumda da Woody Allen’ın çektiği filmleri kalitesini tartışmaya lüzum yok. Pahalı prodüksiyonlara yer vermiyor olabilir ancak ben auteur sinemasına girdim diyen Yılmaz Erdoğan’ın Neşeli Hayat’ı, Allen’ın herhangi bir filminin çok başarısız bir taklidi. Taklit doğru olmayabilir, işledikleri konular son derece farklı; ancak amaç kısa bir olay içinde kahramanın, insanın iç dünyasına bakmak, kişiliğini tanımak… Davranışlarının sebeplerini görmek…

Son olarak bu filmi bir Türk çekebilir mi? Çekemez. Bu filmi çekebilmek için Amerikalı olmak gerekmez ama Amerika’da yaşamak gerekir. Din’le, farklı görüşten insanların görüşleriyle mizahi bir dille de olsa hayli ağır bir şekilde alay ediyor Allen. Aklından geçeni süzgeçten geçirmeden seyirciye gösteriyor. Bu filmi izleyip galeyana gelip benim de fikrim var al sana deyip film çekip kitap yazmayın. Aklına geleni, doğru da olsa, söyleyenler ya öldürülür ya kahraman olur ya önce kahraman olup sonra öldürülür ya da önce öldürülüp sonra sokak ismi olur…

http://en.wikipedia.org/wiki/Woody_Allen

22012010

CNBC-e çiçek açtı..

Add a comment

Şu anda izleyebildiğim bir buçuk dizi var. İkisi de cnbc-e’de yayımlanıyor. Biri Two and A Half Man yarısı da Big Bang Theory. Dizilerle başlayıp kanala gelelim. CNBC-e çiçek açtı bu aralar. Filmlerin, dizilerin ortasında bir anda çiçekler bitiyor. Sarısı var, yeşili var, yapraklısı var, kocaman gül gibi olanı var. Çiçekler çizime yeteneği olan birinin elinden çıkmış, beyaz kalın kontörlü ve karikatürize edilmiş. Ne bir ırkı var ne de bir cinsi… Bu çiçekler ne arıyor bu filmlerde? Daha önce çiçeksiz izlediğim bir filmi niye çiçekli izliyorum? Cevap basit o çiçekler olmazsa oyuncuların ağzında, elinde sigara görebilirim. Neee? Sigara mı? Varsayalım Robert De Niro varsayalım elinde bir sigara. Olamaz gece kabusum olur. Diyelim ki Jack Nicholson diyelim ki ağzında sigara, ne demeli? Olmaz, olamaz, olmamalı!.. Sigara gördün mü üzerini örtmek lazım. Köpekler bu konuda son derece başarılı hayvanlar, asfalta bile pisleseler ayak hareketleriyle üzerini örtmeye çalışıyorlar. Sigara da en az köpek pisliği kadar zararlı. Gizlemek, üzerini örtmek lazım. O filmi yapanın, yazanın, yönetenin kararının ne önemi var kapatın üzerini gitsin. İster çiçek koyun, ister karartın. Yeter ki üzeri kapansın. Peki yanlardan sızan duman? Nereden geldiği belli değil mi? Üzerini kapatınca dumanı tütmüyor mu? Söndürmezsen tütüyor hem de hiç tütmediği kadar. Üzeri kapatılsın, görmeyelim yeter.

Dumansız hava sahası, herşey muhteşem. Çocuklara gençlere kötü örnek olmasın ünlü aktörlerin ellerindeki sigara. Aman dikkat! Ne değiştirir bu filmlerdeki sigarayı örtbas etmek. Birşeyi değiştirebilir mi? Varsayalım bir çocuk, varsayalım televizyon seyrediyor dumana nazır. Ne olur ne olabilir? Filmin kahramanı, elinde sigara…
- Mahmut bakkal, bir paket cigara versene bana?
- Get lan işine..
- Versene abi kahraman olacağım!
Bu kadar kolay mı? Sigaraya özenmek için televizyondaki 3 oyuncuyu görmek yeterli mi? Peki ya yeterliyse ve yasaklayanlar haklıysa! O zaman yasaklanması gereken dumanı tüten sigaraları örtmek mi? Tek yapılması gereken, kötü örnek teşkil eden televizyon manzarası bunlar mı? Başka ne olacak ki? Sabahları yayımlanan dedikodu programları mı? Koca – Karı arayan ne olduğu belirsiz insanlar mı? Yakınlarını kaybetmiş insanların kameralar önünde ağlatılması mı? Bunların ne zararı olabilir. Sigara sağlığa zararlıdır, fiziksel hasar bırakır. Peki sigaraya özendirilmemesi gereken bu çocukların ruhlarının zedelenmesi hiç mi önemli değil?
Bu kadarmış ekranlarda örtülecek tek şey sigara. Sigara öldürür, sigara akciğer kanserine neden olur, sigara sperm sayısını azaltır, bir kere daha sigara öldürür. Sigara kimi öldürür? En çabuk içeni öldürür. Nasıl öldürür? İçerek, bilerek, göze alarak öldürür. Acı çektirebilir, vazgeçilebilir, geri dönüşü vardır. Sosyal çevre kullanımını tetikler, başka bir sosyal çevre tiksinmene neden olur. Sigara öldürür ancak içeni öldürür. Peki ya silah? Her gün her kanalda her saatte gördüğümüz silah. Onu kapatmaya gerek yok. Sigarayı örtünce gerisi hallolur. Sigara öldürür, en çabuk içeni öldürür. Bile bile öldürür. Silah mı? Tutulan diziler, ismi lazım değil, kaç tane var bunlardan? Hangi kanalda gösteriliyorlar? Bölüm başına, gösterildikleri zaman içerisinde dakika başına kaç silah görüntüsü ekrana geliyor? Bir? Yirmi? Yüz? Yoksa daha mı fazla. Kaç kere patlıyor bu silahlar. Kaç kişi yaralanıyor. İyiler kahraman oluyor silahlarla, kötüler kahraman oluyor silahlarla. Tek değişmeyen unsur silahlar. Sigara var mı ellerinde? Varsa kapatılır endişeye mahal yok. Hiç yakışır mı o ellere bir sarma cigara. Sigara öldürür, içeni öldürür. Bile bile öldürür…
Silahın sağlığa zararı var mıdır? Yoktur. Sağlık Bakanlığı bu konuda bir araştırma alt-üst komisyonu kursa, silahın altını üstüne getirse bulamaz. Olsa olsa barutun kimyasal olarak zararı vardır, solunum yoluyla bedene alındığında ciğerlere zarar verir ama o da sigarayla karşılaştırılabilecek boyutlarda olamaz. Olsa her silahın üzerine silah öldürür, silah sağlığa zararlıdır, silah sperm sayısını azaltır yazılması zorunlu olurdu. Herhangi biri yazılıyor mu? Hayır. Demek ki silahın sağlığa zararı yoktur. En azından kullanana bir zararı olduğu kanıtlan(a)mamıştır. O zaman ekranlarda karartılmış sigaralı ellerden çıkan mermilerin hedefleri ölmeye mahkumdur. Çocuklar sigaraya değil silaha, katil olarak kahraman olmaya özendirilmelidir. Kendi ölümünü, bile bile ölüme giden yolu içine çekmek yerine, birini sırtından vurup, hayatını kahraman olarak sürdürmelidir. Bir çocuk sigaraya özendirilmemelidir. Açıkta sigara görürseniz üzerini örtün. Pisliklerin üzeri örtülür ancak dumanları söndürülmedikten sonra etrafa zarar vermeye devam etmeye devam ederler… Silahlar karartılmak istense üzerleri neyle örtülecek renkli, kocaman kontörlü çiçeklerle mi, yoksa mermilerle yok olan insanların sevenlerinın, yakınlarının gösyaşları mı, öfkeden camları indirmek isteyen akrabalarının indirmek istedikleri cam kırıklarıyla mı?

20012010

İmer Demirer’den yeni albüm

Add a comment

You, Me & Char

Dün akşam elime geçti, şu anda dinleme fırsatım oldu.. Bir kez daha dinleyip düşüncelerimi paylaşacağım. (12/01/2010|11.32)

Imer_demirer_You_me_char_

A2 :: Hesap Hatası

Add a comment

Bir heves uyandım bu sabah. Üç ay önce tamamladığım motosiklet kursunun belgelerini bir türlü teslim etmek nasip olmamıştı. Sabahtan boş vaktimin olması münasebetiyle belgelerimi bu sabah bırakmaya niyet ettim. Niyet etmek yeter mi?

Ehliyet almak için gerekenler
Sürücü Kursunu tamamlamak ve bir adet yaldızlı diploma kazanmak
Savcılıktan sabıka kaydı almak
Sağlık raporu edinmek
Nüfus Kağıdı fotokopileri
Maliyeye harç yatırmak (70.80-A2)
10 adet parmak sahibi olmak
Tüm gerekliliklerin bir araya gelmesi yetmiyor, bunlar eşliğinde 60TL ehliyet ücreti ile birlikte İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne bizzat gidilecek. Tüm badirelerin atlatılmasıyla bir hafta içinde yepyeni ehliyet cüzdana yerleştirilecek.
Sabah 8.30da Çırağan Sarayı’nın kariısındaki Beşiktaş İlçe Emniyet Müdürlüğü’nün kapısından içeri girdim. Kapıda çalışmayan bir X-ray cihazı, güler yüzlü bir memur, telefonunumu ve anahtarlarımı yana bırakmamı izledi, X-ray’in öbür tarafında bıraktıklarımı bana uzattı. Neredeyim? Korku içinde içeri girdim. Karşıma benim kadar bir elektrik süpürgesi çıktı, 60′lı yaşlarının sonuna gelmiş bir müstahdem yerleri süpürüyor. İki adım daha attığımda içerideki boşluk dikkatimi çekti. 4-5 ay önce geldiğimde zemin katta onlarca insan sürücü belgesi başvurusunun yapıldığı odanın önünde bekliyordu. Beklemek için öncelikle numara almak gerekiyor. İki adım daha atınca numara alma konsolununun beni beklemediğini fark ettim, etrafa meraklı bakışlar atınca alt katta tadilat olduğunu ve kimsenin olmadığını gördüm. Okları takip etme niyetiyle Sürücü belgesi yazan oku buldum. Sağ tarafı gösteriyor. Sağda bir adet kantin var bir de merdiven. Yukarıda olduğundan emin olduğum pasaport başvurusu için gösterilen ok gerçekten yukarıyı gösteriyorken ehliyet okunun ikinci sınıf muameleye maruz bırakılmasını anlayamayarak yukarı çıktım. Basıp numara alabileceğim bir yer arayışım sürdüyse de sonuçlanamadı. Üst katı turladım. Mutfakta son bulan turumun kişisel çabayla sonuçlanamayacağını anlayarakı kapısında ruhsat yazan kapıdan içeri girdim. Girmemle karşımda 50′li yaşlarda haftasonları balık tutmaya gittiği her halinden belli olan bir polis memuru bir “nereye” bakışı attı.
Ben, sürücü belgesi, dosyamı gösterdim. Bir yandan da kimse yok içeride 10 dakikaya herşeyimi vermiş olacağım diye düşünüyorum.
Adam donuk bir yüzle suratıma baktı: “Burası silah ruhsatı bölümü, sürücü belgesi taşındı”
Olamaz, o kadar zamandır bu anı bekliyorum, şans işte.
- Nereye taşındı?
- Gebze
Şans işte, olmayınca olmuyor ne yapalım. Burada Gebze’ye gitmek iki saat.
-Ne yapalım, teşekkürler.
Bu kadar çabuk kabullendim Beşiktaş’tan Gebze’ye taşınacağını. İnsanın aklına gelmiyor bir polis memurunun şaka yapabileceği. Bir anda yüzündeki ciddiyet kayboldu şaka yaptım be diyerek omzuma vurdu (balık tutalı iki gün olmuş), Yıldız Parkı’na girişte hemen sağda, binadan çıkıyorsun bak şurada, pencereye yolculuk…
Yüzümde gülümseme, şaşkınlık ifadeleri
- Teşekkür ederim, kolay gelsin
Karşıdaki odaya girdi, ben de okları tersinden takip ederek aşağıya indim. Kapıdan çıkmaya 4 adım kala yine karşılaştık. Az önce gördüğüm devyarasa elektrik süpürgesi aynı yerde, temizlik görevlisi süpürgenin ucunda. Balıkçı memur çaktırmadan arkasına geçti makinanın bastı OFF’una. Sonra gözüştük, bak binadan çıkıyorsun diye bana tarif etmeye başladı…
Dışarıdan binaya bir daha baktım, hiçbir yerde yeni yeri tarif edilmemiş, mutlaka içeride birine sormak lazım. Yıldız Parkı’na doğru yürüdüm solda kantin sağda hangar gibi bir yer, içeride polisler, doğru yerdeyim. Buranın da kapısında hiçbir Belirteç yok. Girdim içeri bir numara konsolu buldum. Bastım düğmeye 435. Kaldırdım kafamı. Altı adet masa var, herbirinde farklı numaralar iki tanesi 200′lerde iki tanesi 20′ler biri 500′ler bir diğeri 300′ler ve benimki 410′da. Burada Araç tescil, devir işlemleri, Yeşil Kart birşeyi ve sürücü belgesi başvurusu yapılıyormuş.
Nümeratör her isteyene numara vermiyor, başında bir görevli
- Kardeşim ben sana sabah sekizde gel demedim mi? Bak saat dokuz oldu sen beni dinlemezsen ben sana yardımcı olamam. Araç tescil için bekleyen varsa başka numara verilmeyecek yarın sabah sekizden önce gelin. Benden sonra sürücü belgesi için de numara vermeyi bıraktı alet ancak görevli tipini beğenirse yırtık bir kağıt parçasına numara yazmaya başladı. Sistem tamamen otomatik! 441 gördüm en son.
Başladım beklemeye 10 dakika oldu numaralarda bir değişiklik yok. Bu sırada gereken belgelerin yazılı olduğu bir pano yapmışlar, kontrollerimi yaptım ne olur be olmaz. 15 dakika geçti hala bir gelişme yok. 25 dakika numara bir arttı. Niye bu kadar uzun sürdüğünü merak ederek ön saflara yuklaştım. Süreç iki masada tamamlanıyor.
Masa#1
Karşılama
Merhaba hoşgeldiniz, belgeleri sürücüden alma, kontrol etme, 60 TL’nin tahsilatı, bir form verme.
Form vermek yetmiyor yanında bir adet de kalem vermek lazım. Belgeler özenle dosyaya yerleştiriliyor.
Formdaki bilgiler bilgisayara giriliyor. İmzalar alınıyor bu esnadayan masaya bir geçiş.
Masa#2
Parmaklarınızı alabilir miyim?
Buyrun 10 adet var bende. Ellerinde steril eldiven takılmış bir hanım memur sırayla parmakları okutuyor alete. Bir parmak bir diğerini tutmuyor, bazıları net çıkmıyor tekrar tekrar okutuluyor ve tüm işlem rahatlıkla 20 dakikayı buluyor. Parmaklar dolmaysa 30 dakikaya kadar çıkabiliyor.
Şartlar göz önünde bulundurulduğunda
Sıra numarası 410 ile başladı
20 dakika sonra 411
Benim numaram 435
Bana kadar 24 kişi var
En az 480 dakika beklemem lazım
Öğle yemeğini de hesaba katarsak 8 buçuk 9 saat
Mesai 17de biteceğine göre bana sıra yarın geliyor
Vazgeçtim ikinci 20 dakikanın da aynı verimlilikle geçtiğini görünce… Sağlık raporu ve sabıka kaydının 1 yıl geçerliliği varmış daha 5 ayım var, bir dahaki sefere sabah 7de gelip bekleyeceğim bir saat bekleyerek ehliyet sahibi olmak..
Herşey güzel, düzeliyor vs. Standart işlemlerin bu kadar işkence olması çözülemez bir problem mi? Hesap ortada, bu belge için bu kadar talep varsa 3 masa daha eklenir oraya. Bu kadar insan işsiz, iş olmadığından değil…

30122009

Neşeli Hayat

1 Comment

Yazan-Yöneten Yılmaz Erdoğan

neşeli-hayat Dün Akmerkez AFM sinemalarında Neşeli Hayat’ı görme fırsatım oldu. Vizyona girdiğinden beri merak ettiğim ve görmek istediğim bir film. Filmi izlemek istememin tek nedeni Yılmaz Erdoğan marifeti olması. Organize İşler’de yeterince tatmin olmasam da Vizontele’lerden çok etkilenmiştim. Neşeli Hayat basında övüldükçe övüldü, fırsat bulamadıkça merakım arttı. Erdoğan katıldığı tüm programlarda en iyi filmi olduğundan, bu filmiyle artık auteur sinemasına adım attığından bahsetti. Bu film Erdoğan’ın filmografisinde bir kırılma noktasıymış, artık insanın iç dünyasına yönelmiş, basit bir hikâyeden yola çıkarak derinlemesine karakter analizi yapmış.

Filmin oyuncuları, godikleri, Erdoğan’ın müthiş projesi olan Atölye’sinden yetişen genç oyuncular. Erdoğan kendin pişir kendin ye döneminin zirvesinde. Kendi yetiştirdiği oyuncularla beraber çalışması haliyle kolaylık sağlıyor yönetmen Erdoğan’a…
Yağmurlu bir Aralık akşamı 18:55 seansı, büyük umutlar, merak, İşte Neşeli Hayat.
Yılmaz Erdoğan, Ersin Korkut, Büşra Pekin başrollerde. Filmin genelinde oyunculuklar çok başarılı. Yılmaz Erdoğan şimdiye kadarki en iyi oyunculuk performansını sergiliyor. Büşra Pekin de Çok Güzel Hareketler Bunlar’da olduğu gibi göze çarpan bir oyunculuk sergiliyor. Ersin Korkut ise abartının sınırlarına taşmış, fiziksel avantajlarını kullanıyor, ancak gerçekçiliğini yitirmiş. Korkut’un oyunculuğundan öncelikle yönetmen sorumlu. Yönetmenlik açısından incelendiğinde filmde bütünlük sorunu var, güzel açılar, fotoğrafımsı kareler yakalanmak istenmiş, zaman zaman başarılmış da. Filmin ana teması uyumsuzluk, gâvur geleneği Noel Baba bir gecekondu mahallesinde… Yönetmenin tercihleri de bu tema kadar uyumsuz. Kahramanların arkadan görüntülenmeleri, meyhanedeki konuşmalar esnasında kameranın çekimlere dışarıdan devam etmesi filme yedirilmeden katılmış. Erdoğan, auteur sinemasına bu filmle girmek istemiş ve tarifini almış, ancak her ustanın sakladığı ayrıntılara ulaşamamış.
Ses kalitesi oldukça kötü, konuşmaları seçmek için efor sarfetmek gerekiyor ve bazı girişimler başarısızlıkla sonuçlanıyor. Filmin rengi de değişken, filmin devamlılığı ve letafetini azaltan bir unsur.

Hikâye, Erdoğan’ın ustalık alanı, bir konuyu işleyişi, konu seçmesi, doğru yerde yaptığı manevralar nerede? Yok. Son derece sıradan bir konu, anlatım. Aksiyon filmi, politik mesajı olan bir film olma iddiasında değil, ancak konunun aktarımı Erdoğan’ın önceki filmlerine kıyasla çok zayıf. Açılış sahnesi, kalabalıkta yürüyüş sahneleri çok uzatılmış. Yalnızlık, uyumsuzluk, hiç olma gibi derin manalar içerebilir, ancak bütünde yeri olmayan sahneler. Film genel olarak ders verme atmosferinden kurtulamamış, Olacak O Kadar’ın geliştirdiği Tele-Eğitim süreci devam ediyor:
Hayatınızı kazanmak için yaptıklarınızdan utanmayın. Bir hedefe ulaşmak için dini kullanmak ne kadar doğrudur? Örf ve âdetlerimize uygun davranmazsak sonuçlarına katlanmak gerekir. Kime ne kadar güvenilebilir? Dost bildiğin seni arkandan vurabilir. Hukuk devletinde yaşıyor olmamız insanlığımızdan uzaklaşmamızı gerektirir mi? Saadet zincirleri ne canlar yakmıştır! Kullanma karının altınını, aç kalırsın ihtiyacın olunca… İnsanlık bazı mahalleleri terk etmedi…
Erdoğan’ın programında sıklıkla söylediği gibi bu filmin önermesi ne? MAFM’ye söyleşiye geldiğinde filmlerle ilgili öğrencilere bu tip sorular sormuştu Erdoğan. Her filmin bir önermesi olması gerekiyor mu? Önermeleri yazıp araya doldurunca bütünlükle ilgili problemler olabiliyor bu filmde olduğu gibi.
Neşeli Hayat, kesinlikle Erdoğan’ın oyunculukta geldiği en iyi nokta ancak esas güçlü olduğu alanlarda şaşırtıcı bir şekilde zayıf kalmış bir film. Gidin, izleyin ancak fazla ümitlenmeyin. Beklenti yüksek olunca hayal kırıklığı da derin oluyor…

Filmin web sitesi çok güzel hazırlanmış, filmi izlemeyecekseniz de sitesine girin, müthiş.

http://www.neselihayat.com

LiveImages-Güzelim-YILMAZ ERDOĞAN NEŞELİ HAYAT-02

Neşeli Hayat’ta cinsellik meselesi çok uzatılmış

STAJ DEFTERİ 3 :: ORYANTASYON 1

Add a comment

Çocuklar şirkete yeni geldi bunlara bir etrafı gezdirelim programı. Şirket tanıtımı değil ama orientation. Açık havada güneşle cebelleşirken İK sorumlularından biri geldi. Çıtı pıtı, birçok insan için göz kamaştırıcı güzelliğe sahip bir kadın (BAYAN hoş duyulmuyor KADIN daha iyi). Kendini kısaca tanıttı. Ama çok kısa. Adı, çalıştığı pozisyon, kaç yıldır çalıştığı. Ne okuduğu, nerede okuduğu daha önce ne yaptığı gibi benim merak ettiğim soruların hiçbirini yanıtlayan cümleler kurmadı… Bir toplantı salonu, klimalı, büyük ekranlı bir yere gitme hayali ile beklerken. Kız/kadın oryantasyonumuzu bulunduğumuz yerde yapacağımızı açıkladı. Normalde şirket tanıtımı “power point” bir “slide show”la yapılıyormuş ancak GLOBAL SİYO şirkette bulunduğu için toplantı salonu kullanılamaz haldeymiş. TELE CONFERENCE falan. O nedenle power point showlar basılmış, elde bir kağıt, 9 slide bir sayfada. Kağıtlardan okumak suretiyle şirket tanıtılıyor Stajyerlere. Çok anlatmak istediğim ama etik açıdan anlatmamamın doğru olduğu bir anektodu geçerek saçma cümle örnekleri vereceğim.

Bir şirketi önemli yapan nedir? Daha öncesinde, bir insanın herhangi bir şeyi benimsemesi ne kadar zaman alır? En uç örnek olarak 9 ay karnında taşıdığı “yavrusunu” doğuran bir anne anında “yavru”sunu bağrına basabilir mi? Süreç, zaman… Bazı insanların hiç ihtiyaç duymadığı kavramlar. Bugün bir şirkette yarın başka şirkette olacağı kesin olan biri çıkıpta koskoca firma ile ilgili “BİZ” deyince baştan bitiyor benim için o konuşma. Bol bizli bir konuşmaya başladı kim olduğu bilinmeyen İK’cı. Şirketin önemine dönersek, Türkiye’deki ilk kurulma zamanı iyi bir kriter olabilir veya çeşitli zamanlarda büyüme kararı alıp her defasında krize denk gelmesi dolayısıyla bu karardan vazgeçmek. Bu ve benzeri cümleler bir şirketin yerini, önemini kalın harflerle karşımıza çıkarıyor. Biz öyle bir firmayız ki!

İkinci önemli bir noktayı gözden kaçırmamak lazım. Bir şirkette çalışıyorsunuz, üstelik akıllara zarar nedenlerce tasdiklenmiş “önemli” bir firmada. Peki ne yaparsınız bu durumda? 50 kadar ilk heyecanla gelmiş stajyer karşısında. Ben olsam, ıııııı-hmmm… En iyisi gurur duyayım. Ben, falan şirkette çalıştığım için gurur duyuyorum. Bu ara pek rahat gurur duyuluyor ama artık bu bağlam da ne diyebilirim ki… Ben de staj yaptığım için gurur duymaya başladım daha 15. dakikada.

Oryantasyonumuzun ilk aşaması olan, İK’cının konuştuğu şirket tanıtımı bölümünde olanlar.
- şirketin tarihçesi (işe nasıl başlanmış, nereden çıkmış, ne tip “inovasyonları” var)
- Şirketin yerleşkesi, uzaktan gösterilerek.
- Krizlerde şirketin neler yaptığı
- Çalışanların yaş ortalaması

Oryantasyonumuzun ilk aşaması olan, İK’cının konuştuğu şirket tanıtımı bölümünde keşke olsalar.
- Şirketin yapısı
- Çalışan sayısı (çalışanların mesleki dağılımları, mesleki işler yapıp yapmadıkları)
- İşe alma süreci
- Stajyerlerin elinden tutup şirketi gezdirme
- Hedefler
- Üretilen ürün çeşitleri

İK, İnsan Kaynakları, bir şirkete giriş aşamasında karşımıza çıkacak ilk kapı. Daha bu aşamada insanın bütün şevki kaçıyor. Bu garip, saçma konuşmayı yapan biri beni ya da başkasını nasıl değerlendirebilir. Ne kadar doğru yargılara varabilir. Veya birinin kriterlerine göre alımlar gerçekleşecekse, iyi ya da kötü çok öznel bir tartışma, ben ne yapacağım. Kafamda canlandırdığım dünya ve gelecek ve düşüncelerim ve … bu aşamalara gelebilecek durumda değil. Bu aşamada bir kendini satma durumu ortaya çıkıyor ki beni son derece rahatsız eden bir durum.

29072009

STAJ DEFTERİ 2 :: İLK HEYECAN

Add a comment

İLK HEYECAN

ÇOK GİZLİ.. Staj yaptığım yerleri bilenler bilsin, bilmeyenler bilmesin. İçerik açısından hiçbir önemi yok. Adını zikretmeyeceğim…

Staj’a gittim ilk sabah içimde bir heyecan. Okulun ilk günü… Bu aşamaya gelene kadar bir mail geldi, umut dolu.

/////////////////////////////////////
Staja baslayacaginiz gun asagida belirtilen evraklarin tamamini, Insan Kaynaklari yetkililerine teslim etmek üzere yaninizda getirmeniz gerekmektedir

· Okulunuzdan alacaginiz sirketimizde staj yapacaginizi belirten, ya da sadece tarih belirtmeden hazirlanmis “Staj Belgesi”.

· Nufus Cuzdani Fotokopisi

· Savcilik Sabika Kaydi

· Kan grubu bilgisi

· 1 Adet fotograf

Bu mesaji aldiginizi ve staj olanagimizdan yararlanma isteginizi en geç 5 Haziran’a kadar tarafima teyit etmenizi onemle rica eder, aksi durumda staj hakkinizi kaybedeceginizi belirtmek isteriz.

/////////////////////////////////////

Sonu bu olan mailin başında da şirket bilgileri vb. bilgiler yer alıyor. Bir sevinç hemen cevap verdim beklemeden 5 Haziran’ı

/////////////////////////////////////
mesajınızı aldım ve staj olanağınızdan yararlanmak istiyorum.

İyi Çalşmalar

/////////////////////////////////////

Bu mesajlaşma aşamasından sonra ilk gün heyecanına geldi sıra. Özel güvenlikler kapıda, duvar gibi adamlar. Ördek yavrusu şeklinde ilk refleks gittim adama.
Pardon ben staj yapacaktım, nereden gideceğim. Adam duygusuz, ifadesiz kapkara güneş gözlüklerinin ardından eliyle bir kapı işaret etti, üzerinde çelik yelek, belinde tabanca… Amerikan konsolosluğu gibi korunuyor burası, neden korkuluyor acaba? Girdim kapıdan, küçük boş bir oda. Bir X-ray cihazı, ve çanta kontrol eden aletlerden. Gaip’ten bir ses geldi:: Litfen çantanızı, banda bırakıp, X-ray cihazından geçiniz. Ohh. Geçtim ve biiip öttüm. Lütfen üzerinizdeki metal eşyaları bırakıp….. Bu odayı geçmeyi başardım. İş başvurularında önemli bir aşama çünkü bu kapıyı geçemeden gerisini getirmek mümkün değil. Tavuk gibi oturmuş, 10 kadar genç, stajyer olduğu belli, heyecanla bekleşiyor. Ne yapacağız diye bekleşmeye katıldım. Baktım herkesde kartlar, benim neyim eksik ben de stajyerim diyerek gittim danışmaya. Doğrulandı bir STAJYER olduğum, aldım kartımı. Bir hanım geldi bizi gütmek için. Merhaba arkadaşlar, öncelikle …..’e hoşgeldiniz. Şimdi İK’dan ve … arkadaşlar sizinle görüşecekler beni takip edin. Aldı bizi götürdü bir bekleme alanına, açık hava, güneş tepede, bir şemsiye var kimseye faydası yok. Başladık beklemeye Miss İK’yı.

STAJ DEFTERİ I :: GENEL BİLGİ (MÜHENDİSLİK)

Add a comment

Nedir bu staj? Nasıl bulunur?
Çocuklar okumuşlar, tüm yıl teori, işlem, sınav. Peki bunlar büyüyünce ne olacak? Kocaman birer mühendis, MÜHENDİS. Mektepten mezun olduğun gibi gidip bir yerde çalışabilir misin? İşi buldun diyelim. Gittiğin yerde ne yapacaksın… Okulda öğrendiklerimi günlük hayatta, iş hayatında kullanabilecek miyim (endişeli, sinirli, ağlamaklı bir surat ifadesiyle sorulan GNL 101 sorusu)… Cevap basit, very simple, tabii ki hayır. O bilgiler öylesine öğretiliyor, herhangi bir işe yarasa zaten okul, okul olmaz. Bir uçak kazası sonucu hazırlanmış müfredatın değiştirilesi yok. Kimsenin hali yok onu değiştirecek. Durduk yerde bu konuya girmek saçma oldu ana mevzuya dönersek.. STAJ: Çocuklar yazın sıkılmasın diye onları oyalamak için bulunmuş bir eğlence programı. Bu tanım daha ziyade zorunlu-yaz stajı için geçerli oldu. Zorunlu mu? Evet, zorunlu hem de 60-90 iş günü arasında değişen zamanlarda. Normal bir şirkette 20 iş gününü tamamlamak için 1 koskoca ayı harcamak gerekiyor. Stajdaki temel amaç, teorik eğitim almış öğrencilerin iş hayatıyla tanışmasını sağlamak, işler her zaman böyle mi yürüyor?

Stajın ilk aşaması: Staj yapılacak şirketin bulunması. Bulması kolay, önemlisi kabul edilmek.
Ey Öğrenci Milleti!
Staj yapmak istiyorsan e-başvur.com. Kariyerimseninolsun.biz gibi siteler üzerinde bir adet CV (=özgeçmiş) oluşturuyorsun. Sonrasında açılan pozisyonlara (çok çeşitlilik göstermiyor) başvuruyorsun. Veee… Kimse beni aramıyor. Çok yalnızım!… Arayan oluyor, ya da olmuyor ama benim en çok karşılaştığım mesaj::

————————–———
Şirketimize göstermiş olduğunuz ilgi için teşekkür ederiz.

Yapılan değerlendirmeler neticesinde ilgili pozisyon için şu anda sizinle çalışma imkanı bulunamamış, ileride doğabilecek uygun pozisyonlarda değerlendirilmek amacıyla özgeçmişiniz bilgi bankamıza kaydedilmiştir.

Mutlu bir iş yaşamı ve başarı dileklerimizle,

DDDDD Türkiye İnsan Kaynakları Direktörlüğü
————————–———

Kısaca seni beğenmedik, git işine mesajı (işim olsa gideceğim).. Sinir harbi bir dönem bu mesajlar ve başvurularla geçiriliyor. Seçilenler, mutlu, gururlu: Beni de seçtiler. Artık oldum. Düşün koskoca şirket, beni beğendi.. Demek ki çok üstün özelliklere sahibim. Seçilemeyenler, üzgün, içine kapanmış, özgüven yerlerde: Ben ne yaptım. Kesin işsiz kalacağım. Özgeçmişime ilkokul 2′de hocamın defeterime çizdiği yıldızı da mı yazsaydım. Aman yazma, bir o kaldı yazılmayan, sağlık problemlerine nasırını yazıyor musun? Tamam, o zaman o yıldız da sana kalsın. Bu sinir harbi bu şekilde devam ediyor.. Kaçınılmaz bir gerçekle yüzleşmek de gerekebiliyor. TORPİL. Çok aşağılık ama işler böyle yürüyor. Öncelikle şirketlerde tanıdıkları olanlar, 9 kuşaktan tanıdık bulanlar staja kabul ediliyor. Belki de normal, bu konuda ahlaki konumlanmamı tamamlayamadım. Bir şekilde bulunduktan sonra sıra geliyor ilk heyecan, ergenlik sivilceleri…